|
Karadeniz dağlarından denizlere doğru inen içli bir tulum sesidir o. Emek verilmiş günün ardından kayfine varılarak içilen çay tadında.
Sizi müziğe yönlendiren şey neydi veya kimdi?
Kendimi bildim bileli ve yaşadığım süre içinde müziğin dışında hiç kalmadım, yani bu benim çocukluk yıllarımda içimde var olan bir dalgaydı hep. Daha ilkokul yıllarımda sesim güzeldir diye kimi zaman söylemek istemesem de öğretmenimden yediğim dayakla sıranın altında ağlayarak okuduğum türküleri bir gün albüm çalışmasında okuyacağım aklımın ucundan geçmezdi doğrusu. Ama bir gerçekte vardı ki, bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır mantığını içimde iyice içselleştirmiştim. Mutlaka herkesin bir işi yapmada belli nedenleri vardır. Benimde müziğe adım atmamın bazı nedenleri var. Örneğin ilk olarak bu işe ciddi ciddi adım atmama, İstanbul da iyi bir müzisyen olan ve şu an adını hatırlayamadığım birinin sesimi çok beğenip beni Kadıköy kuşdili musiki cemiyetine yazdırmakla başlattığı bir süreç oldu o dönemlerde iki şeyi çok istemişimdir ya futbolcu ya da müzisyen olmak. Fenerbahçe genç takım elemelerini kazanıp hem müziğe hem de futbola iki yıl devam ettikten sonra ara verdim, Askerlik derken tekrar memlekete döndüm. Pazar da Radyo Umut adıyla kurulan bir radyoda programlar yapmaya başladım. İşte hikâyemin başladığı asıl yer diyebileceğim en önemli nokta burası. Söylediğim şarkılar, beni dinleyenlerin bana vermiş olduğu cesaret ve mutlaka albüm yapmalısın diye ısrar ettikleri albüm süreci burada başladı. İçinde sevda olmayan insanın türküleri yürekten okuyabilmesi çok zordur ve benim serüvenimde içimdeki o sevdayla başladı. Belki de bu türküler, içinde acıları yaşayan insanları iyi anlayarak okuduğum için sevildi diye düşünüyorum. Kendime iki seçenek sundum ya sunulan hayatı yaşamak ya da müdahale etmek yani var olanın yanına bir şeyler koymak. Karadeniz müziğinde farklılığı görmeme sebep olan en önemli unsur Kemal Sahir Gürel ve Kazım Koyuncu'nun yapmış olduğu dido şarkısıdır. Beyoğlu Metropol Müzik etiketiyle çıkan Salkım Söğüt albümünde okuduğu Dido şarkısı artık Karadeniz de de farklı çalışmaların yapılabileceğini ortaya koydu. Daha öncesinden de Kazım’la tanıştığım için yeniden bir araya gelip aranjörlüğünü ve yönetmenliği aslen Giresunlu olan ve çok sevdiğim Kemal Sahir Gürel'in yaptığı ilk çalışmam HEY GİDİ KARADENİZ albümü ortaya çıktı. Sizi müziğe iten neden neydi sorusuna illa da bir yanıt istiyorsanız ki sorduğunuz soruda bunun cevabını anladığım kadarıyla biliyorsunuz, bunun adına sevda diyelim çünkü onsuz üretim mekanik bir üretim olur oysa biz duygulardan bahsediyoruz.
Siz yıllardır müzik yapıyorsunuz. Yöresel müzik yapmak sizce avantajlı mı dezavantajlı mı?
Yöresel müziği iki türlü düşünelim; avantajı da var dezavantajı da. Örneğin yapmış olduğumuz müziğin tanımı etnik, hal böyle olunca gerek albümde gerekse sahnede kusursuz olmak zorundasınız ya da ona yakın durmalısınız. Şimdi bir kıyaslama yapalım; rock müzikte tüm enstrümanları yoğun olarak kullanırsınız şu veya bu şekilde bir dinamizmi vardır ama özellikle bizim yaptığımız çalışmada bahsettiğim tüm enstrümanların ayrıntılı ve her birinin kendi içindeki ve kendine ait tınılarını ortaya çıkarmanız lazım, bu çok zor bir durumdur. Örneğin biz saund çek alırken (yani sahnede sesleri tonlarken) bazen dört saat hatta daha çok zamanımızı aldığını görürüz. Ama bana daha kolay bir müzikle şu parayı kazanacaksınız dense ben bu yapımın dışına asla çıkmam çünkü müzik bireyler için değil toplum için halk için yapılır. Aslında avantaj ya da dezavantajına bakmadan şunu düşünmemiz lazım; yaşayan bir kültürü ve yaşayan bir halkı yaşatabilme çabasında olmak en güzeli. Eğer bizler kendi yöremize ait değerleri yaşatmazsak, doğasına ve türkülerine hayran kaldığımız zenginliğimizi bizden sonraki kuşaklara aktaramayız. Oysa biz ne kadar o kültürün içinde mutlu oluyorsak bizden sonrakilerinde bu güzelliği yaşama hakkının olduğunu bilmeliyiz. Belki de bendeki bu doğa sevgisi bu yüzden Karadeniz’in her noktasını birer inci gibi göz ucuma itiyor. Müzik dedik ama ben bir şey daha demek istiyorum memlekete gelmek benim için çok güzel bir duygu ama dönerken yaşadığım acıyı anlatamam ve her dönüşümde hayal kurmuşumdur kocaman bir ahtapot olsam ve gittiğim yere alıp bu dağları götürebilsem diye. Böylesine sevdiğim bir doğanın türkülerini okumak genel anlamıyla bir avantajdır demek en doğrusu çünkü sevmeyi unutturmuyor insana.
Hayran kitleniz kimler, herhalde Karadeniz Bölgesi’ yle sınırlı kalmıyordur?
Karadeniz insanı benden daha iyi biliyor ve daha iyi söylüyor okuduğum türküleri, çünkü bu türküler bahçelerinde ve yaylalarında yıllar yılı söyleyerek besledikleri türkülerdir. Mesele bu türküleri iyi yoğurup sadece Karadeniz’e değil nasıl ki bizler dünya müziğini dinliyorsak bizim güzelliklerimizi de farklı kimliklere dinletmemiz lazım anlayışıyla yaptık bu çalışmaları.
Bir anımı anlatmak istiyorum yolculuk esnasında yaşlı bir amcanın benden; “Bizim bu güzelliklerimizi dünyaya duyurun” diye benden istekte bulundu ve sırtıma aldığım yükü o an daha iyi anladım. Bazen yurt dışına çıktığımızda yaptığımız albümlerin o ülkelerde yayın yapan radyolarda listelere girdiğini görünce sürekli o bahsettiğim amca aklıma gelmiştir hep. Aranjörüm Kemal Sahir Gürel’in dediği gibi suyun altında duran incinin orda kalması bir anlam ifade etmez onu su üstüne çıkarıp şekil verip korumak lazım. Başka bir deyişle bir yaşlı ninenin söylediği türküyü alıp hiç değilse o türkünün yaşamasını sağlamamız lazım işte bu yüzden sürekli derleme çalışmaları yapmaya özen gösteriyorum. Bir söz vardır “türkü yapılmaz yakılır” diye, benim niyetim önce yakılan türküleri yaşatmak. Tüm bunlara bakınca ortaya bir sonuç çıkıyor iyi ve doğru olanı bozmadan onu estetik hale getirirsek bunu sadece kendi bölgemizde yaşayan insanımız değil tüm dünya dinler. Önemli olan doğru olanı yapmak. Birde bu hayranlık meselesi beni oldum olası hep rahatsız etmiştir. Bu durum, yıllar yılı sanatçıyla toplum arasında örülmüş duvardan kaynaklı diye düşünüyorum. Hayran kalınması gereken insanlar gerçekte bu türküleri türkü yapan insanlardır yani atalarımız dedelerimiz, asıl sanatçı onlardır.
Karadenizli olmayan kitlenin Karadeniz Müziğine yaklaşımı sizce nasıl?
Bundan 10 yıl önce sormuş olsaydınız bu soruyu verebileceğim cevap müziğiyle yaşamıyla tam anlamıyla karikatürize olmuş bir kimlik diye bakarlardı Karadeniz müziğine. Kendi kulağımla şahit olduğum bir durum oldu, HEY GİDİ KARADENİZ albümü çıkmadan önce Beyoğlu İstiklal cad sinde müzik marketler çalmaya başladı o esnada bende İstiklal cad sinde yürürken yolda iki kişiden birinin diğerine şöyle dediğine şahit oldum; “dün buradan geçerken bir Karadeniz müziği çalıyordu çok beğendim gerçekten. Yanındaki ise; olsa olsa bundan öncekiler gibi rıv rıv’ dır” gibi cümleler kullanıyordu. Buradan şu sonuç çıkmasın sakın, ben şu ya da bu kişi kötü yapıyor demeye çalışmıyorum, bu benim haddim de değil, tarzım da. Sadece kafalar da Karadeniz insanının dışındaki önemli bir kesimin müziğimizi oynayan zıplayan bir model olarak gördükleri. Ama son dönemlerde Karadeniz müziği yeni genç nesille beraber hak ettiği yere yavaş yavaş oturmaya başladı diye düşünüyorum. Bizim hikâyemizin sadece Temel Fadime hikâyesi olmadığını, bunun yanında çekilen sevdaları ve ölen çocuklarının ardından annelerin yaktığı ağıtları da bizim kültürümüzün ve yaşadığımız acıların bir parçası, hatta en önemli parçası olduğunu göstermemiz gerekiyordu. Karadenizli olmayan insanlar şu dönemlerde en az Karadeniz insanı kadar seviyor Karadeniz müziğini. Bunu konserlere gidince çok net bir şekilde görüyorum hatta bazen il il sayıyorum hangi ilden konserime gelmeyen var diye.
Gökhan Birben sürekli etnik müzikle mi ilgilenecek?
Şu anki düşüncem Karadeniz müziği dışında başka bir tarz’ı asla denememektir. Ama sevdiğim ve yapmış olduğum çalışmanın içinde olmasını istediğim farklı enstrümanlar oluyor tabii. Örneğin tuluma çok yakın olduğu için İskoç gaydasını kullanmak gibi. Ama henüz yöremde kullanamadığım orijinal kavalımız gibi kullanmadığım sesler var. Bunu şu ana kadar kullanamadım. Yapmış olduğum müziğin dışında en çok etkileyen soft ve insanı yormayan müzikleri dinlerim. Yöre, ülke ve dil ayırmam.
Pazar ve bölge için neler hissediyorsun?
Karadeniz dendiğinde aklıma ilk gelen şey, yeraltında umut ettiğimiz cennetin yer üstündeki modeli. İşimiz gereği birçok ülkeye gidiyoruz ama bu denli doğal bir doku dünyanın hangi ülkesinde var derseniz bulmakta zorlanırım inanın. Dumanlarla dağların seviştiği, kucağından sularını bırakarak adeta el sallayan ağaç yapraklarının görüntüsü ve karların arasından gizlenerek yüzünü gösteren çiçekleriyle, bazen hırçınlaşan dalgasıyla yorulmadan bize tüm cömertliğini sunan, adı her ne kadar Karadeniz olsa da benim için bir (sevda denizidir) Karadeniz.
Sanat ve politika ilişkisi hep vardır? Sizin müziğinizde politikanın izi var mı?
Politikayı profesyonel bir uğraş olarak görürseniz bu soruya yanıtım “hayır” olurdu. Ama ben politikayı içinde yaşadığınız dünyaya tüm duyarlılığınızla sahip çıkmak olarak anlıyorum. Bir Karadenizli olarak bölgemin tüm güzelliklerine kıskançlıkla sahip çıkıyorum. Buna müziğimle destek sunuyorum. Bu güzelliği bozacak her türlü gelişmenin karşısında olmaya çalışıyorum. Bu sadece benim müziğimle alakalı da değil. Ben hayata karşı duruşumu korumaya çalışıyorum. Türkülerim de olmazsa ben yine bölgemin güzelliğinin bozulmaması için uğraş içerisinde olurdum.
GÖKHAN BİRBEN KİMDİR?
Rize'nin Pazar ilçesine bağlı Xaçapit (Subaşı) Köyünde doğdu. 12 yaşına kadar köyünde yasadı. Daha sonra İstanbul'a gitti. İki-üç sene sonra değişik işyerlerinde çalışmaya başladı.
Fenerbahçe genç takımında 2 yıl futbol oynadı. Bir dönem Kadıköy Kuşdili Musikî Cemiyetinde müzik eğitimi aldı.
İstanbul'dan köyüne döndüğünde Karadeniz Umut Radyo’da programları yapmaya başladı. Radyo programlarında söylediği şarkılar çok güzel tepkiler aldı.
Daha önceden de tanıştığı Kazım Koyuncu ve Kemal Sahir Gürel ile bir araya gelerek bir demo kayıt yaptı.
Ardindan “Hey Gidi Karadeniz” albümü piyasaya çıktı. Gökhan Birben özellikle 4.albüme kadar yöresinde unutulmaya yüz tutmuş şarkıları derleyip, yok olmalarını engellemek çabası içinde olduğunu belirtiyor.
|